2 Ocak 2011 Pazar
Deli Şaban
Yemekten sonra sigara içmek için dışarı çıkıyoruz öğretmen arkadaşlarla birlikte. Kapının önü dolu zaten. Ağırlıklı olarak gençler var, herkes sigara içiyor. Arkamdan bir öküsürk sesi duyuyorum. Ama nasıl bir öksürük. Yaşlı bir bünyeden çıktığı belli. Birazdan ciğerleri çıkacak. Köhür köhür eksürmekte. Ayıp olmasın diye dönüp bakamıyorum ama içim cız ediyor. Bir yandan da yaşlı bir adamın, erkeklerle birlikte sigara içen genç bir kadını hoş karşılamayacağını düşünüyorum. Birkaç saniyelik kararsızlıktan sonra, arkamı dönüp "geçmiş olsun" diyorum. Beyaz sakallı 70'inin üstünde bir adam var karşımda. Gülerek bakıyor yüzüme. "Kızım sana bir şey söyleyeyim mi?" diyor tatlılıkla. Hemen "Bak ben sigara içe içe bu hâle geldim, gençliğinize yazık" filan diyeceğini düşünüyorum. "Buyrum amcacığım" diyorum, duyacaklarımdan emin bir şekilde. "Sigara içen kızları askere almıyorlar, benden söylemesi." diyor. Gülüyorum, arkadaşlara dönüyorum tekrar. Biraz geçtikten sonra yerimizi değiştiriyoruz. Amcayla karşı karşıyayız artık. Bir bakıyorum, elinde sigara var. Şaşkınlıkla soruyorum "Sigara mı içiyorsunuz?" diye. Şaşırmamın sebebi öksürük. Öyle öksürürken insan sigara içmeye devam edebilir mi diye düşünüyorum. Arkadaşlardan biri "Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?" diye soruyor bana. Amca kendisini tanıtıyor. Bana "Bilmemneli Deli Şaban derler." Bir yer isminin sonuna "li" eki getiriyor. İlk duyduğumda anlamakta güçlük çekmiştim, hafızamdan gidiverdi sonra da. Amcanın konuşmasını anlamak zaten güç, alttaki dişleri yok. Ama çok seri ve bilgece konuşuyor. Amca kendini tanıtınca "çok memnun oldum" diyorum. "Sen memnun oldun ama ben olamadım" diyor aynı tatlılıkla. "Siz kimsiniz? Neler yapıyorsunuz? Anlatın da ben de memnun olayım." Herkes kısaca kendini tanıtıyor. Bir arkadaşım tarih, diğeri müzik öğretmeni. Herkese alanıyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Sonra musikînin şiirin en önemli öğesi olduğunu anlatmaya başlıyor. "Şiiri şiir yapan müziktir" diyor. "Bir kahramanlık şiirinde kelimeler birbiriyle kavga etmeli, kan akmalı o şiirden" diye ekliyor. Sonra şahane bir entenosyan ve ritimle bir şiir okumaya başlıyor. Veznini bilemeyeceğim ama dörtlükler halinde yazılmış, bolca eski kelimenin geçtiği, Yahya Kemal şiirlerini andıran bir şiir okuyor, hiç duraksamadan. Hayranlıkla dinliyorum. Ardından bir şiir daha. Kendi şiirleriymiş meğer. Bu arada gelen geçen laf atıyor Şaban Amca'ya. Hepsine muzipçe cevaplar veriyor. Hep birlikte gülüyoruz. 70'ini geçmiş ama kadınlara kur yapmayı bırakmamış daha. "Bana deli diyorlar ama deli adam karşısındaki kadından hoşlandı mı, ben sana âşık oldum diye çıkıvermeli karşısına. Ben yapamıyorum, deli olduğum kadar mert olsaydım.." Düğün bitmek üzere artık. İçeri girmeye yelteniyoruz. Elini öpmek için uzanıyorum. "Öpebilir miyim?" diye soruyorum. "Öpersin, ama beni öpenleri ben de öperim." diyor. Elimi bırakmadan kulağıma eğiliyor usulca. "Gülen yüzün hiç solmasın güzel kızım." diyor. Sonra dudaklarını yanaklarıma değdirerek iki tatlı öpücük konduruveriyor.
O düğünün hediyesi oldu bana Deli Şaban. Bizim diyarda adama boşuna deli demezler. Şaban Amca sonuna kadar hakediyor lakabını. Deliliği taç yapmış kendine, biz "normal"lere alaylı alaylı bakıyor.
18 Kasım 2010 Perşembe
53 Defa Ahmet Kaya
İlk edindiğim albümün “Resitaller 2” olduğundan çok uzun yıllar emindim. O albümü, aralardaki konuşmalar, alkışların gireceği yerler falan da dâhil olmak üzere ezbere bilirim zaten. Lakin yakın zamanda, nedense içime bir kurt düştü; o 11 albümü almazdan evvel “Resitaller 2”yi kendim edinmediğimi, sanırım amcamın kasetleri içinden bana geldiğini fark ettim. Bu bilgiyi, bu konunun muhatapları olan hiç kimse benim kadar ciddiye almamış olduğu için, kimseye doğrulatamadım ama halen “ilk göz ağrım” diyebileceğim albüm odur. Bile isteye yanlış hatırladığım bir şey daha var, Resitaller’den birinde “Bir halk müziği söyleyelim mi?” der, alkışlar girer, ardından “Odam Kireç Tutmuyor” der ve şarkıya girer. Vurguları hangi hecede yaptığına kadar her şey hafızamda kayıtlı olduğundan, ne zaman bir yerde “Odam Kireç Tutmuyor” dense, içimden onu Ahmet Kaya söyler yıllardır. O kadar çok şeyi yıllarca içimden ona söylettim ki, bazı zamanlarda şarkılarını dinlemekten imtina ettim bilerek. Biri mesela “zulüm” diyordu, içimde hemen onun entonasyonuyla tekrar ediyordum “zulum” diyerek. Zulüm kelimesini yanlış söylerdi Ahmet Kaya; noktasız telaffuz ederdi “zulum” şeklinde. Eşi Gülten Hanım’ın bu durumla ilgili “Ahmet’i taklit edenler, onun bazı kelimeleri yanlış söyleyişini de taklit ediyor ve bu durum komik oluyor.” minvalinde söylediklerini anımsıyorum. Aklıma “zulum” deyişi gelmişti, bir zaman söylemekten çok hoşlandığım bir tespitti de bu: Zulme bu denli muhatap olmuş bir adam, belki de bilinçdışı olarak kelimeyi reddediyordu. Şimdi çok parlak bulmuyorum bu tespiti ama bu defa da içimden Kürtçede de kelimenin “zilm” olduğunu geçiriyorum. Ve merak ediyorum: “Zilm”ı doğru telaffuz edecek miydi acaba?
O teypten daha evvel de söz ettim ama asıl şimdi söz etmeliyim. Anadolu Lisesi’ni kazanmamın hediyesi olarak, büyük, kara bir teyp almıştı bana annem. Büyük bahçeli evden, apartman dairesine taşındığımız yıldı ve nedense mutfakta duruyordu o kara teyp. Henüz bir “oda” olgusuna ailece yabancı olduğumuz zamanlar olmalı onlar; çünkü yıllarca üç aile bir arada, koca bir bahçenin içinde, üç ev olarak yaşamıştık. O teyp de, henüz benim odama girecek kadar benim olmamıştı muhtemelen ve bu yüzden de mutfakta duruyordu. Kartonunu özenle koruduğum ve her defasında kasetlerin çıkış tarihine göre dizdiğim [Ağlama Bebeğim – Acılara Tutunmak – An Gelir – Şafak Türküsü…] albümleri teybin yanına bırakır, okuldan döndüğümde o günlerde hangi albümü çok dinliyorsam onu takar ve gün içinde defalarca çevirerek dinlerdim. Doksanların ilk çeyreğiydi; gidenin bir daha dönmeme ihtimalinin çok sıradan olduğu, bazı eve dönüşlerin her seferinde nümayişle karşılandığı, hayatımızın seslerinden en belirleyicisinin kurşun sesi olduğu zamanlardı onlar. Ve biz, “Emniyet Sarayı”na çok yakın bir yere taşınmıştık, üstelik bahçeli ev de “Çarşı Karakolu”nun hemen arkasındaydı. Bir akşam, ben gene mutfakta ama bu sefer ışıklar kapalı halde “Sevgi Duvarı”nı dinlerken büyük bir gürültüyle sarsıldık. Annem odadan bana, mutfağa koştu ve hemen evin en güvenli yeri olduğunu düşündüğümüz yüklüğün önünde beklemeye başladık gene. Sesler giderek şiddetleniyordu, kurşun seslerini ayırt edecek duruma gelmiştik tecrübelerimizden zaten de, bu seferki başkaydı, daha büyük sesler geliyordu. Bilen bilir, çatışma çıktığı anda, o şehirdeki bütün sesler kesiliverir ve o zaman anlarsın aslında başka başka sesleri duyuyor olduğunu. Mesela yan dairedeki televizyonun sesi kesiliverir, sokaktaki arabanın kornası çalmaz olur ve mümkünse bir yerlerde kontağı kapatmıştır zaten şoförü, hayvanlar aniden susar, bütün her yer nefes alıp vermelerden mürekkep kısık bir ses dönüşür adeta ve sadece kurşun sesini dinlersin. İşte o sessizliğin içinde, yüklüğün önünde bekleşiyorken “Doruklara Sevdalandım” diyen adamın sesidir Ahmet Kaya. İşte o sessizlikte “Eylül’de İsyan Gibi” demiş adamın sesidir. İşte o an, aceleyle kapatılamamış kara teypten, sesi kurşun seslerine karışan adamdır Ahmet Kaya. Annem bana kızıyordur: “Oğlum Ahmet Kaya yüzünden başımıza bela açacaksın.” Yüklüğün önünde o söylediği şeyin korkusunu yıllarca taşıdı annem. Anneler belki de bu yüzden biraz kızarlar Ahmet Kaya’ya. Çocuklarının “zulum” karşısında, “bela”dan korkmadan durmalarının “ilk sesi” olduğu için.
Dünya gözüyle Ahmet Kaya’yı görmedim ben. Teyp, televizyon, hoparlör vs. gibi bir aracı olmadan sesini hiç duymadım. Onu gören, dinleyen, duyan, konuşan, sohbet eden insanları yıllarca kıskandım. Amcamlar 93’te İstanbul’a “taşınmıştı” ve o günlerde Ahmet Kaya’yı birlikte dinlediğimiz amcamın oğlu Harbiye’de, Açık Hava’da konserine gitmişti. Yazın yan görüştüğümüzde, konserin nasıl olduğunu anlatmıştı uzun uzun. Ben bir yandan onu boğmak istiyordum, bir yandan da “En azından o dinleyebildi” diye düşünüyordum. O günlerdeki sıra arkadaşım Abdulhalim de bana “Konuşman da giderek Ahmet Kaya’nınkine benzedi.” dediği için, onu en yakın arkadaşım ilan etmiştim kendime. “Ahmet Abi’nin Vapuru”nun Kanal D’de yayımlandığı günlerdi aynı zamanda o günler. Bir gün okul servisinde gene bir Ahmet Kaya kasetini insanlara zorla dinletiyorken, bir sınıf arkadaşım “Ben Alihan’ı seviyorum.” demişti. Âşık olup Alihan’dan “Sevda Mevsimi” dinleyenlerle, hem devrimci hem âşık olup Ahmet Kaya’dan “Sabır Kalmadı” dinleyenlerin yan yana olduğu bir sınıfın öğrencileriydik. Ben “Sevda Mevsimi”ne burun kıvırmıştım gene ve sormuştu o arkadaşım: “E sen nasıl şarkılar seviyorsun?” Cevabı çok aramamıştım, şimdi hatırlarken gülünç geliyor ama o zaman başıma “bela” olmuştu: “Dağlara yazılan şarkıları”. Çünkü “Şarkılarım Dağlara” çalıyordu hayatımın fonunda. Birkaç gün sonra müzik dersinde, arkadaşlardan birinin icra ettiği “Sevda Mevsimi”ne gene burun kıvırmışken, o arkadaşım gayet iyi niyetle, sonradan televizyondaki saçma müzik yarışmalarından birinde göreceğim ve o günlerde okul korosunu “10 Kasım’da Atatürk Şarkıları”na hazırlayan müzik öğretmenine beni kastederek, “O dağlara yazılan şarkıları seviyormuş hocam.” deyivermişti. Karakola götürülmediysem sebebi babamın, beni suçlayan insanlarla aynı meslekten oluşuydu. Ama gene de “Bir öğretmen çocuğuna hiç yakıştıramamışlardı” o söyleneni ve ben birkaç gün okula gitmeyerek Ahmet Kaya dinlemiştim. Eski Kurtuluşçu babam da Ahmet Kaya dinlememe kızmaya başlamıştı artık ve o ses benim hayatımda çalmaya devam etmişti. Babamla yaşıt o adamın 43 yaşında bu dünyadan göçmesine sebep olan herkeste ahım var. O ah ömür boyu boğazlarını sıksın. Ben ve bana benzeyenlerin öfkesinden kaçacak delik arayamasınlar. Biz, dağlara söylenen şarkıları dinleyerek büyüdük çünkü. “Bunu bilsin insanlar”.
Bu yazdığım şeyi yazmayı ben yıllardır düşünüyorum. Ne kadar yazsam, ne kadar anlatsam “Oldu” diye düşünmeyeceğim, bir kez daha anladım. Yazının başına oturamayaşımın iki sebebinden biri buydu zaten, ne anlatırsam zaten olmayacak duygusu. İkincisi daha teknik bir sebepmiş, bu defa anladım; yazıya oturmadan evvel Ahmet Kaya şarkıları dinliyordum ve olmuyordu. “Sabır Kalmadı” çalıyorken, ben ne yazabilirim ki? Bu defa dinlemedim ve yazabildim. Sesiyle, “Ekin idim oldum harman/ Savursunlar yele beni” deyişiyle hempam olan Sümeyra’nın adını anmalıyım. Aynı Sümeyra “Derdim küçük amma derdim ziyade” de diyor çünkü günlerdir bu odada.
“Metris” nereye düşer bilmiyorken, Metris için söylediği şarkıları dinlediğimiz Ahmet Kaya yaşasa birkaç gün evvel babamla hâlâ aynı yaşta olacaktı. Ben okuldan döndüğüm bir öğle arası, marketin televizyonundan ölüm haberini almamış olacaktım. Şivan Perwer onun mezarının başında o şarkıyı söylememiş olacaktı. O “Şarkılarım Dağlara” derken bizi de dağlara şarkı söylemeye çağıran sesi halen şarkı söylüyor olacaktı. Ben belki onun bir konserine girmek için sıra bekleyecektim yaşasa babamla halen aynı yaşta olacak Ahmet Kaya. Belki bir konserinde slogan atacaktım, belki bir rakı masasında ona ortaokulda onun şarkıları yüzünden başımın belaya girdiğini anlatacaktım. Öfkemizin güzel sebebi olan Ahmet Kaya şimdi 53 yaşında. Biz “zulum”un değil, mazlumun da 53 yıl yaşayabildiğini biliyoruz. Mazlumun öfkesinin de. O daha çok 53 görecek. Bizim öfkemiz de. Ahmet Kaya şimdi 53 yaşında.
Biz, onun bizi düşürdüğü bir aşkın narında yanıyoruz halen.
24 Ekim 2010 Pazar
Kedisiz Green Grass

Yakın zamanda çekilmiş son fotoğraflarından biri bu.Yaz başında gelip bulmuşlardı bizi iki oğlan kardeş. Babam adını Vızvız koymuştu. Kardeşine de Yumuk dedik, yine babamın bulduğu bir isim. Yumuk, kendi hâlindedir, merdümgirizdir. Ne çok yakındır ne de fazla uzak kalır bizden. Bir tek Vızvız’dan ayrı kalamazdı, hep yan yana, koyun koyunaydılar. Şimdi Yumuk ne yapacak, bilemiyorum... Vızvız ise huy bakımından Yumuk’un tam tersiydi. Sevilsin, şımartılsın, paspasın üstünde bütün gün uyuklasın, gelen geçen başını okşasın, karnını sevsin filan. Çok küçük ve sefil bir haldeydiler geldiklerinde. Çelimsiz, hasta, bitkin. Günlerce gözlerine merhemler sürdüler babam ve Guguk. Bir ara Vızvız fena hasta oldu, boynu şişti kocaman. İğneler yapıldı, birkaç haftada iltihap iyileşti, yarası kapandı. Büyüyüp semirdiler 4-5 ayda. İlk zamanlarki hırçınlıkları da gitti, tırmalamayı, tıslayıp saldırmayı unuttular.
Vızvız’la en son cuma akşamı karşılaştık. Eve gelirken sokakta gördüm. Arkadaşlarıyla geziniyordu. Bembeyaz saçlı bir kedisever kadın var, bizim sokak tarafında oturuyor. Sık sık gezintiye çıkıp kedilerle ahbaplık eder, karınlarını doyurur. Onunla ayaküstü sohbet ediyorduk. O sırada geldi Vızvız yanımıza. Bakıştık. Sevdim, sarıldım. Gitti. Beyaz kadınla vedalaşıp eve döndüm sonra.
(Ona bir daha sarılamayacaktım beyaz kadın, bana kedilerin ruhumuza ne kadar iyi geldiğini, mırıltılarıyla evrendeki dengeyi nasıl koruduklarını, onlarla uyursak içimizin hiç üşümeyeceğini anlatmıştın. Şimdi bir şeyler daha anlatmalısın ki, bir kedinin ardından üşümeden üzülebileyim.)
Çok ağladık Guguk’la. Çok teselli ettiler, ediyorlar, edecekler. Bir sevdiğim, bir yarenim vardı kedi suretinde. O artık yok, alışmak, özlemek, paspasın üzerinden öylece geçip gitmek kalbime zor geliyor. Ama asıl ağladığım bunlar değil. Böyle olacağını biliyordum, o yüzden yanıyor canım en çok. Bu bir gün olacaktı. Kendini koruyamayacaktı. Diğer kediler kadar temkinli değildi zaten. Şaşkın şaşkın bakardı yaklaşan arabalara. Ödümüz kopardı her seferinde. Her gün yüzlerce sokak hayvanının başına gelen felaketin sonunda onu da bulacağını düşünüyordum korkuyla. Büyüdükçe öğrenir, gözü açılır, sokağa uyum sağlar diye kendimi avutmaya çalışıyordum, işe yaramıyordu. Biliyordum, olacaktı bu. Bir anda veda edecekti bize. Hiçbir şey yapamayacaktım. Ben bu kediyi biraz başka türlü seviyorum sanki, bir şey olmasın ona ne olur, yoksa olacak mı derdim içimden. Artık onu göremeyecek olmam kadar üzüldüğüm de işte bu “biliyordum” duygusu.
Biliyordum, kaçınılmazdı. Öyle güzeldi ki, bir gün gidecekti.
Şimdi yorgun bakışlarla her öğlen Yumuk’la uyuya kaldıkları güneş gören yeşil çimenlere bakıyorum. Yeşil çimenler “Green Grass”a götürüyor beni, orada, o şarkıda yeniden buluşuyoruz.
Tilki kulaklım, turuncu şapkalı arkadaşım diyorum, sessiz akşamüstlerimde hep sen varsın, başını ellerime gömüp uyuduğun huzur zamanlarımda.
Biliyorum, bizi unutmazsın.
10 Ekim 2010 Pazar
Yeraltı Rüyalarına Ek
“Sarhoştum. Hava, elektrikler, şehir beni sarhoş ediyordu. İnsanlar, beni mıknatıs hızıyla kendilerine çekiyorlardı. Dünyayı ve şehri riyasız kucaklamak istiyordum.”
Cuma günü dokuzuncu sınıfların dersinde, ders kitabından bir Sait Faik hikâyesi okuduk: “Şehri Unutan Adam”. Kitabı incelerken fark etmemiştim hikâyeyi, yeni konuya başlamak üzere sayfayı çevirdiğimde gördüm. Çocuklar başlarını kitaba eğmişken gizli gizli gülümsedim. Meftunu olduğum hikâyeci, şehri unutamayan ben garibe bir selam göndermiş gibi sevindim içimden. Çaktırmadan selamını aldım. “Evet çocuklar, bu hikâyedeki adam neden şehre gidiyormuş?” diye sordum. Birkaç öğrenci bir ağızdan cevap verdi: “İnsanları sevmek için.”
Ama insanlar anlamıyorlar onu, kötü şeyler düşünüyorlar hakkında. O ise pek aldırış etmiyor, ıslık çalarak uzaklaşıyor neşeyle.
Sonbahardan bir şey anlamadım bu sene. Deli rüzgâr var, hava buz iki gündür. İşte kış.
Kışla birlikte acayip rüyalarım da geri geldi. “Bunlar kıymetli rüyalar,” demişti Bayan S. Geçen sene birkaç rüyayla epey uğraşmam gerekmişti. Sırlar, cinayet, ölüm, gizli geçitler, tuhaf efsaneler filan vardı. Bu seferki, dün gördüğüm yani, ölü erkeklerle ilgili, yamyamlık temalı. Senaryo olarak oldukça ilgi çekici bu da: üç kişilik bir aile var. Anne, baba ve 13-14 yaşlarındaki sevimli kızları. Yoksul bir aile bu. Tek odalı, bir penceresi bile olmayan küçücük bir evde yaşıyorlar. Bütün dünyaları bu ev. Loş ışıkta, dört duvar arasında oturuyorlar gün boyu. Yine de birbirlerine büyük bir sevgiyle bağlı bu ailenin üyeleri. Yoksul ama mutlular. Bu küçük dünyada huzur buluyorlar. Sessizce gülümsüyorlar, hiç konuşmadan. Akşam olunca baba, kızını ve karısını öpüp işe gider gibi dışarı çıkıyor. Böylece rüyayı gören –ya da seyreden- ben, bu evin koskoca bir apartmandaki yüzlerce tek odalı küçücük daireden biri olduğunu anlıyorum. Bu apartmanın bulunduğu şehir de büyük ve karmaşık bir metropol. Burada bütün insanlar böyle tek göz odalı evlerle dolu kocaman apartmanlarda yaşıyorlar.
Adam sokakta yürürken bir şey daha anlıyorum, hiç kadın ve çocuk yok ortalıkta çünkü bu şehirde sadece yetişkin erkekler dışarı çıkabiliyor. Adam, bu erkek kalabalığının içine daldığında yüzündeki gülümseyiş çoktan silinmiş oluyor. Bakışları sert ve soğuk. Belirgin bir kararlılık var yürüyüşünde. Anlam veremiyorum. Ne düşünüyor acaba, amacı ne diye merak ediyorum. Ama diğer erkekler de onun gibi. Aynı bakışlar, keskin adımlar. Hatta yüzleri bile birbirine benziyor. Sanki hepsi aynı insan. Adam metroya biniyor. Burası da çok kalabalık, ayakta dikilirken iyice birbirlerine yakın durmak zorundalar. Fakat alışıldık olanın aksine göz göze gelmekten çekinmiyorlar. Olası bir bakışma için fırsat kolluyor gibi alttan alta birbirlerini süzmekteler. Ürkütücü bir sessizlik var, bitmek bilmiyor. Burası neresi böyle diye sorup duruyorum, seyre daldığım rüyayı, görürken yorumlamak telaşında olsam gerek.
Nihayet anlıyorum: bu şehirde bütün insanlar aç. İnsanların tek besin kaynağı birbirleri. Bu yüzden akşam olduğunda erkekler ava çıkıyor, eve dönmeyenler avlanmış oluyor. Dönenler de, ailelerine bir süre yetecek kadar et getiriyorlar. Bir sonraki ava kadar huzurlu yuvalarından çıkmıyorlar.
Psikanalitik olarak iyi malzeme var rüyamda sanırım. Bir bilene analiz ettirmek lazım. Ama rüyanın nasıl yorumlanacağından ziyade, öyle bir hikâyenin üzerine böyle bir rüya görmek nasıl yorumlanır onu düşünüyorum. Önceki yer altı rüyaları gibi, bu da bir süre zihnimi meşgul edeceğe benziyor.
Neyse ki hâlâ sığınabildiğim bir yeryüzü rüyası da var. Şehre gitmeme vesile olmuştu yüzyıllar önce.
22 Temmuz 2010 Perşembe
Habip Abi
Evde, apartmanda benim bilmediğim bir düzen var. Bunu, bu gelişimde daha iyi anladım. Yani, bir işleyişin olduğunu, bu işleyişi bilmediğimi, bilmemin de ancak burada yaşamaya başlamamla mümkün olacağını bu gelişimde anladım sanırım. Bu anlama halimin içinde, eve dair düşünmemin, gündüzleri yaşama mesaisinin etkisi olabilir ama asıl sebep sanıyorum “ev”e dair bir şeyler yazmak fikri ve alakası oldu. Bu alakayla etrafa bakınca, bir şeyler anlaşılır oluyor daha çok. Fark etmeye de başlıyorum yavaş yavaş: Burada “farkındalık” diyebilirdim -ama desem, word bile altını çizermiş. Gerçi gerzek word, “word” kelimesinin de altını kırmızıyla çiziyor. Büyük yazmamış gerekiyormuş. Bu hayatta büyük yazmak gereken daha mühim şeyler var. Biliyorum. Word ve altını çizme demişken, bir arkadaşımın yıllar evvel yaptığı bir şeyi hatırladım, buraya da kaydedeyim. Artık iyice elimiz ayağımız olan word isimli bu arkadaş, bir zamanlar “Kürt” kelimesinin de altını kırmızıyla çiziyordu. Tanımlanmayan, kabul görmeyen bir “kelime” olarak “Kürt”. O arkadaşım, içip içip sayfalar dolu “Kürt” yazdığını anlatmıştı. Üstelik şimdilerde söylendiği gibi söylersem, “copy-paste değil alın teri” usulüyle. Yani her seferinde bu dört tuşa basarak, bu dört harfe.
Apartmana, işleyişe, anlamadıklarıma gelirsek. Evet mesela “taşra”da halen camdan cama bakışma ve bunu herkesin bildiği gerçeği var. Bizim apartmandan birileriyle karşı apartmandan birileri perdelerin ardından bakışıyorlar ve bunu herkes biliyor. Yan komşu sürekli oğluna bağırıyor mesela, ben ilk defa rahatsız oluyorum, annem “E yıllardır böyle bu” diyor. Birbirine selam verenler, vermeyenler, kavgalılar, küsler, yeni açılan yerler; bütün bunların bir sosyolojisi, kendi içinde bir anlamı var ve dışarıdan bunu anlamak kesinlikle çok zor. Ama “gerçek” her yerde gerçek. Buraya, bundan bahsetmeye geldim zaten. Zalimden ve mazlumdan. Ne kadar “bayık” bir mesele, değil mi?
Apartmanda Şiyar isimli bir kapıcı vardı düne kadar. Öğleden sonra evde ekseri yalnız olduğumdan çaldığı kapıyı ben açıyordum. Muhtemelen 15-16 yaşlarında bir genç, bizim apartmanda kapıcı olmasına da babamlar sebep olmuş. Birinin ya akrabası ya tanıdığıymış, işsiz kalınca da bizim apartmana almışlar. Yine “anlamadığım” bir dolu sebepten ötürü kendisinden şikâyetçiymiş apartman sakinleri. Ve müsebbip babam olduğu için de, konunun bizim evle doğrudan bir alakası oluştu. Çıkarılmasını istemiyorlardı bizimkiler ama anladığım kadarıyla, yaptığı işleri yarım yamalak yapan, biraz da serseri ruhlu bir genç oğlan Şiyar. “Hizmet sektörü”nün en sıkıntılı aşamalarından birinde çalışan, gencecik bir çocuk olarak, serseri ruhlu olması, deli gibi birbirine bağıran insanlara “hizmet” ederken suratını asması, kaytarmaya çalışması sürpriz de değil, anormal de. Hasılı, konsensüs, Şiyar’ı işinden etti. Sanırım o da çok üzülmemiştir; annem bunu aslında onun da istediğine benzer bir şeyler söyledi akşam. Sonra kapı çaldı, teyzemin eşi yanında biriyle gelmiş. Sonradan adının Habip olduğunu öğreneceğiz yanındaki kişinin; 36 yaşında olduğunu, iş aradığını, tesadüfen teyzemin çalıştığı sağlık ocağına gittiğini, orada teyzeme meramını anlattığını, teyzemin de aklına bizim apartmanda kapıcı arandığını söylediğini ve nihayet bizimkilerle tanışmaya geldiğini de. O ilk an, kapının açılması, kapıdaki iki kişiden birinin ellerini önüne kavuşturup “medet” bekliyor gibi beklemesi, aslında “gibi”ye de lüzum yok, medet beklemesi ve “medet”in karşılığının bizim kapı olması çok “fazla” geldi bize. Biz: Kapıyı açan ve içeride yemek yiyor olan dört kişilik bir aile. Birçok kusura, birçok sıkıntıya, çoğu yerde her an karşımıza çıkabilecek benzer reflekslere sahip bu aile için, rahatlıkla diyebileceğim bir şey varsa, o da “zalimin tarafı”nda olmayı kesinlikle reddetmiş olmasıdır. Bunu, bir “gereklilik” olarak da yapmamıştır üstelik bu aile, fıtraten yapmıştır, “verili” olanı uygulamıştır ve mazlum olmanın ne demek olduğu bilmiş, sık sık da tecrübe etmiştir. Hem mensup olduğu etnik durum dolayısıyla, hem sınıfıyla –bu sınıfın çelişkileriyle de-, hem de kendisinin dışındakilerle vuku bulmuş gönüllü/mecburi ilişkilerle. Evet, zalim olmamış, buna gönül indirmemiş, bir kere bile meyletmemiş bir aile olduğuna gözlerimle yemin edebilirim mensubu olduğum bu dört kişilik ailenin. Ve Habip isimli bir adam, bu ailenin kapısını, iki eli önünde kavuşmuş bir şekilde, boynunun büküklüğünü de yanına alıp çalınca, biz öylece kalakaldık. Kapının önüyle dışı arasında bir fark olmadığını hemencecik söylemek mümkün olmayacağı için de, bolca mahcup olduk, bolca başımızı önümüze eğdik, bolca susuştuk. Habip’le kısa konuşmasının ardından yemeğe dönen annem kimseye bakmadı bir süre, yediğimiz şeyin yemek olarak kıymeti falan da kalmamıştı zaten, bir süre sonra kalktık sofradan. Sonra annem Habip’i çağırdı, “iş” denilen şey zaten onundu, geldiğinde yemek yiyorduk, davet etmeyi hiçbirimiz akıl etmemiştik ve eğer vakti varsa yemek yer miydi? Geldi, hâlâ mahcup, o mahcup biz mahcup, ne yapacağımı bilmeden salona geçtik. Habip, annesini 36 gün önce kaybettiğini söyledi. Sustuk. Daha önce, “İstasyon” isimli yerde, Sanayi’de bir makarna fabrikasında çalıştığını ve annesinin taziyesinden dolayı fabrikaya gidemediği günlerde meğer işten çıkarıldığını anlattı. Sustuk. Cebinden annesinin fotoğrafını çıkarıyordu ki, ben salondan çıktım. Odaya geldim, elim sigaraya gitti, elim sigaraya. Salona geçtim, Habip devam ediyordu, abisinin iki çocuğuyla beraber sefil olduğunu, iş de bulamadıklarını, bu işin bütün ailesi için nasıl iyi olacağını söyledi. Sustuk. Annem artık ağlamasını aşikâr etmişti. Sonra Habip, adımı sordu, söyledim, ardından da “Bir sigara yakabilir miyim Said Hocam?” dedi; “Abi kurbanın olayım” dedim. Yaktı, bu sefer hepimiz sustuk. “Allah” dedi Habip, “bir kapıyı kapar diğerini…” diyordu, susmadım artık. Habip’e dedim, bunu ben kendime çok dediğimi de dedim, zalimler taziye dinlemiyor dedim Allah dinlemiyor, hak dinlemiyor, usul dinlemiyor, izan dinlemiyor, insanlık dinlemiyor dedim, böyle bozuk bozuk söyledim. Gitmiyorsun, ne için gitmediğini merak etmiyor dedim. Senden çalarak kazandığı arabasına bindiğinde bugün işten çıkardığı insanın kim olduğunu bile bilmiyor dedim. Allah’ın dedim bir kapıyı açmasını biz beklememeliyiz dedim. “İnşirah” kelimesini de, sûresini de biliyoruz ama elimizle açmamız gereken kapılar olduğunu dedim. Elimiz yetmiyorsa, ayağımızla tekmelememiz gereken kapılar olduğunu dedim. Türkçe söyledim, Kürtçe söyledim, ben aslında bunların kaçını söyledim? “Habip Abi,” dedim ama, “Sigara için izin mi alıyorsun kurban olayım? Allah aşkına iç.” dedim. Zalim hep zalim, mazlum zalimi gözünden tanır da dedim.
Habip Abi dedim, ben bunları anlatırsam neye yarayacak?
dedim mi, demedim mi bilmiyorum. Ben çoğu zaman bu sorunun cevabını aramak için yazıyorum zaten.
Habip Abi, gel biz Şakiro dinleyelim.
20 Temmuz 2010 Salı
Animals with the Tollkeeper: Bir Hayal Kırıklığı Olarak Hakikat

İşte “Animals with the Tollkeeper”, “İnsanlar Melekler ve Hayvanlar” diye çevrilmiş filmin adı Türkçe’ye. 1998 yapımı, Amerikan bağımsız sinemasından.
Filmin baş karakteri şehirden ve insanlardan epey sıkılmış talihsiz bir taksi şoförü. Bir gün intihar etmekten vazgeçtiği sırada arabasına aldığı üç gizemli ihtiyarın hayata ve ölüme dair anlattıklarından etkilenir. Her şeyi arkasında bırakır ve izlediği yol onu küçük bir kasabaya götürür. Orada haşarı erkek kardeşi ve geçimsiz annesiyle yaşayan genç bir kadınla karşılaşır. Ve tabii ki aşk, ilk bakışta başlar.
Filmin büyük bölümü adamın kadının izini sürdüğü kaçma kovalama sahnelerinden oluşuyor. Adam kadına kendini kabul ettirmek ve bir yabancıya güvenmesini sağlamak için oldukça çaba harcıyor. Hemen birlikte olmamaları önemli, nitekim vuslat ertelendikçe hikâye derinleşiyor. İki âşık, birbirlerini anlamak için yavaş yavaş kendilerine özgü bir dil geliştiriyorlar. Sözcüklerle değil, nesnelerle konuşuyorlar bu dili. Böylece hikâyenin dünyası, kelimelerin yerini nesnelerin aldığı soyut bir rüya mekanına dönüşüyor. Filmin bir yerinde, yine bu kovalamaca sürerken adam, kadını yakaladığı sırada kadının elindeki müzik kutusu düşüp kırılıyor. Kadın, önce yerdeki kırık müzik kutusuna sonra adama bakıyor. Gözlerinde öfke ve acı var. Hızla uzaklaşıyor. Sonraki sahnede adamı müzik kutusunu onarırken görüyoruz. Kutunun mekanizmasını küçücük parçaları yeniden yerleştirerek kuruyor adam. Müzik kutusunu onarmak, kırılmış bir kalbi iyileştirmek gibi. Zor ve ince iş.
Şiir tadında bir sahne daha: Kadın, üzerinde ince bir gecelikle bir kova tuzu başından aşağı döküyor. Adam uzaktan, kadının bahçede tuzla yıkanmasını izliyor. Kadın gittikten sonra yere yayılmış olan tuz birikintisine uzanıyor, gözlerini kapıyor. Birbirlerine dokunmadan, tuzun beyazlığında tenleri birleşiyor.
Fotoğraftaki sahne de filmdeki şiirsel anlatımı güçlendiren sahnelerden biri. Ayrıca burada Magritte’in meşhur The Lovers’ına selam çakılmış gibi. Hikâyenin gelip dayandığı son ise oldukça yadırgatıcı ve ironik. Adam, hızlı bir vazgeçişle kendini olmadık bir uçuruma bırakıyor. Buna ayrılık uçurumu denilebilir. Ve kendini, başka bir zaman diliminde, siyah beyaz bir belgeselin kurmaca dünyasında buluyor. Filmin başından aşinayız bu dünyaya. Hayat, adam için yeniden anlamsızlaşıyor.
Gerçek iyice belirsizleşerek yerini hayal kırıklığına bırakıyor filmin sonunda. Velhasıl, zarif, düşsel bir aşk anlatısı absürd bir belgeselin basit kurgusuyla nihayete eriyor. Adam, ne olduğunu anlayamamış bir halde şaşkın şaşkın etrafa bakınırken, kirli bir su birikintisinde yüzmeye çalışan yorgun bir kuğu görüyor burada.
Kadını bulduğunda hissettiği büyülü duygu artık yok. Aşkla birlikte düş gücünü ve güzel anlamları da geride bıraktı. Yine de pişman olmamalı. Çünkü ne kadar estetize edilirse edilsin, neticede aşk bir marazdır ve ayrılık her şeyin ilacıdır. Hem bu siyah beyaz belgesel dünyasında herkesin bir amacı ve garip olsa da her şeyin bir manası var. Daha ne olsun.
8 Haziran 2010 Salı
Bir Uçuş Denemesi
Şado ile albümlere bakarken geçmişe uzun gezintiler yaparız. Çocukluk albümümdeki fotoğrafların çoğunu o çekti. Birçoğu çekilirken de oradaydı.
Büyükler, nasıl bir çocuk olduğumdan bahsederken, bazı huylarım konusunda ağız birliği etmiş gibidir. Hepsi, bir yalan uydurup, kaçıp gittiğimi anlatıyor ve ekliyorlar: “Bir anda yok olurdun.” Böylece bütün komşuları gezermişim köyde. Gittiğim yerde de uzun süre kalmazmışım. Başka bir yalan uydurur, yavaş yavaş uzaklaşır, sokağın köşesini döndüğüm gibi gözden yitermişim.
Köydeki evimiz, mahallenin bir ucunda, yokuşun başındaydı. Bir bahar günü, pencereden bakarken dışarı çıkmak istedim. Annemden izin aldım. Uzağa gitmeyeceğime söz verdim. Her zamanki gibi. Önce kapının önünde dolandım biraz. Yokuşun başından aşağı mahalledeki evleri, sokakları izledim. Yapacak bir şey bulamadım. Biraz sıkılmıştım. Etrafta da kimse yoktu. Kaçmaya karar verdim. Aniden koşmaya başladım yokuş aşağı. Az önce küçücük olan evler yakınlaştıkça gözümün önünde büyüyordu. Sonra evlerin yerini bulutlar aldı. Yukarıya, bulutlara bakıyordum artık sadece. Koştukça yeryüzünden uzaklaşıyordum. Giderek gökyüzüne doğru çekiliyordum.
Demek ki uçmak üzereydim. Evet, az ötedeki köşeyi dönerken uçacaktım.
Fakat birden bire o sesi duydum. Arkamdan bağıran Şado’nun sesiydi bu. Tam uçup yok olacağım sırada beni kıskıvrak yakalamıştı. Bir anda her şeyi unuttum.
Köşe başını, bulutları.
Sanki Şado bana seslenince zaman durdu. Olduğum yere çakılıp kaldım öylece. Başımı çevirdim. Bir ışık parlayıp söndü. Beklenmedik bir şimşek ışığı.
Yokuşun başına bir yıldız düşmüş gibi oldu gündüz vakti, göğün tam ortasından.
Donup kaldım.
Şado şaşkın tavşan bakışlarıma gülüyordu.
Kaçarken bir fotoğrafa yakalanmıştım.
Bir gün bir yerden sessizce kalkıp giderken, geride kalan her kimse o, tek bir kere seslensin bana.
O zaman yeniden hatırlayabilirim, köşe başını, bulutları.
Flaş patlasın.
Ama bu sefer arkama bakarsam, o yıldızla birlikte yok olayım.
Ardımda bıraktığım boşluk.
Fotoğrafta sadece o olsun.