9 Ocak 2011 Pazar

Bir "Türkçe öğretmenleri paylaşım sitesi"nde, "Türkçeyi düzgün kullanma"yla ilgili afiş çalışmasına getirdiğim eleştiri ve aldığım cevabı siz sevgili okurlarımla paylaşmak istiyorum. Afiş, "Yahşi Cazibe" isimli dizideki karakterler kullanılarak hazırlanmış. Epey renkli. Dizideki karakterlerin resimleri kopyalanmış, resimlerden konuşma balonları çıkıyor. Ben sadece konuşmaların ilgili kısmını aktaracağım. Öncesinde küçük bir not: Afiş çalışmaları gerçekten işe yarıyor. Çocukların görsel zekâsını harekete geçiriyor, dikkat çekiyor falan. Öğreteceğiniz konuyu akılda kalıcı ifadelerle, resimlerle özetliyorsunuz. Asıl dikkat çekilmesi gereken noktayı ön plana çıkartıyorsunuz. Eğitim sisteminde yapılan büyük devrimden sonra çocukların baş belası olan "performans ödevi" olarak hazırlaması için çocuğa da verilebiliyor bu görev. Neyse, afişteki konuşmalar aşağıdadır:

1- Cazibe : Kemal durmadan menim danışdığım dile Azerice veyahut Azerbaycanca deyip durursan.

2- Kemal : Diyorum evet, n’oldu ki?

3- Cazibe : Ne oldusu var mı! Azerbaycan’da konuşulan ÖzTürkçe’dir. Sen bunu bilmeyirsen? Hem de ona Azerî Türkçesi denir. Buradaki ile oradaki farklı dil değildir!

4- Kemal : Hımm. Bunu da öğrenmiş olduk, doğru diyorsun aslında ama yeter artık sen de Türkiye’de konuşulan Türkçe’yi öğren, kaç aydır Türkiye’desin.

5- Simge: Aaaa. Cazi (Cazibe) ama bak Kemal abin doğru söylüyor. Artık sen Türkiye’de yaşıyorsan Türkçe’yi “perfecto ( pörfekto)” konuşmalısın. “It’s very important for you know? (its veri importınt for yu nov?) ”

6- Cazibe : (İmalı bir şekilde) Yeeees, men de sizin gibi günün birinde “pörfekto” Türkçe danışabilerem.

7- Hulusi Bey : Bak Kemal ben 3 şeyden nefret ederim:

1) Otobüste yaşlılara yer vermemek için gençlerin uyuma taklidi yapması

2) Damacanadan küçük şişeye su boşaltırken cılup cılup ettiğinde onun sayısını tutturamayıp küçük şişeden suların etrafa fışkırması

3) Türkoğlu Türk olmasına rağmen bir kişinin yeni bir dükkan açtığında adını ingilizce koyması.

Benden önce 20'den fazla kişi afişi hazırlayan öğretmene teşekkür etmiş. Herhalde güzel bir çalışma diye düşünerek indirdim ve yukarıdaki çalışmayla karşılaştım. Şöyle bir cevap yazdım:

"Sayın Hocam,

"Yahşi Cazibe" afişiniz yanlış bilgi barındırıyor. Azeri Türkçesi ile ilgili konuşma balonu hatalıdır. "Azerice Öztürkçe" değildir. Türkçenin bir lehçesidir. Bizim konuştuğumuz Türkiye Türkçesi de Türkçenin bir lehçesidir. Türkçe ne kadar Öztürkçe değilse Azerice de o kadar Öztürkçe değildir.

Bu dile Rusça, İngilizce, Arapça ve Farsçadan pek çok sözcük girmiştir. Çağdaş diller kategorisinde yer alan bir dile nasıl Öztürkçe diyebiliriz?

İkinci olarak, "Buradaki dil ile oradaki farklı değildir" demişsiniz. Bu söylediğinizle Azerice ile Türkçeyi eşitlemiş oluyorsunuz. Lehçenin tanımı:

Bir dilin tarihî, siyasî, sosyal ve kültürel nedenlerle değişik bölgelerde, zamanla ses yapısı, şekil yapısı ve kelime hazinesi bakımından önemli farklarla birbirinden ayrılan kollarından her biri: Türkçenin Anadolu, Azerî, Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen lehçeleri gibi.

Lehçe, dilin birbirinden ayrışmış kollarıdır. Söyledikleriniz, bu ayrımları bilmeyen çocukların kafasında Azerice ile Türkçenin birbirinin aynı iki dil olduğu şeklinde kodlanacaktır. Oysa bu ikisi aynı dilin ayrışmış kollarıdır.

Üçüncü olarak, bir dilin nasıl adlandırılacağı o dili konuşan insanların insiyatifindedir. Bize nasıl "Konuştuğunuz dilin adı 'Türkçe' değil, 'Türkiye Türkçesi'dir" denemeyecekse, kendi dillerini "Azerice" olarak adlandıran bir topluma da sizin dilinizin adı "Azerice" değil "Azeri Türkçesi"dir denemez. (Azeriler kendi dillerini "Azerice" olarak adlandırılar.)

Afişin son baloncuğunda yer alan, İngilizce tabelalara itiraz noktanızın da hatalı olduğunu düşünüyorum. Yabancı dilde tabela meselesi eleştirilmelidir kuşkusuz. Ancak bunu çocuklar için hazırlanan bir afişte "Türk oğlu Türk olmak" gibi millî hasletlere dayandırmak sakıncalıdır. Dilimizi korumak için Türk oğlu Türk olmak gibi bir gerekçeye ihtiyacımız yok. Mesela ben Türk oğlu Türk değilim, ama anadilimi korumam gerektiğini biliyorum. Dilimize sahip çıkmayı Türk olmakla değil, Türkçe konuşmakla ilişkilendimeliyiz.

İyi çalışmalar..

N."
Şöyle bir cevap gelmiş gönderime:

"ngulmen öğretmenim (normalde hocam derim ama ...)bir gün bir hocamız şöyle bir şey anlattı:"rusların senelerce demir yumruğu altında hakikaten ezilmiş ve onların zorla dayattığı kültürle yetişmiş öğrencilerinbir futbol maçını izlediklerine şahit olmuş. biz olsak senelerce bize eziyet eden ruslara nefretle haykırır karşısında hangi ülkenin takımı varsa onu tutarız değil mi? onlarsa rusları destekliyorlarmış. şimdi bu şekilde yetişmiş bir nesil kendi diline azerice demekte ısrar edebilir ama unutmayın osmanlının torunu olan da onlar değil biziz. biz onlar gibi senelerdir bir kültür bozma çalışmasıne maruz bırakılmışız ama onların 15 yılda kabullendiğini biz yıllardır kabullenmedik ve kim olduğumuzu unutmadık. ha amaç nedir azerice dedirtilmesinde, amaç:" Türkiye Türklerinden farklısınız, diğer Türklerden de farklısınıuz, ayrısınız diliniz de başka" fikridir. büyük olan eskiden bizdik şayet ki tekrar Türk devletleri bir olacaksa, büyük olan baş olacak olan yine biziz, o yüzden onlar istedikleri kadar ısrar etsinler azerice demekte, o dilin adı Azeri Türkçesi'dir, onlar öyle demekte ısrar etsinler biz büyük olarak "inisiyatif" kullanma hakkında sahibiz, vakti gelince büyük olarak doğrusunu tekrar gösteririz.(fazla uzatmayacağım bu kısmı sanırım anlaşıldı)
3.baloncukta ÖzTürkçe derken Türkiyedeki Türkçe de aman aman bir özlük var anlamında yazmamıştım zaten, siz biraz farklı algılamışsınız sanırım.
son bölümde ise milli hasletlere dayandırmamalıyız demişsiniz, "Ne Mutlu Türk'üm diyene" deyişinin ilk kısmı " Türk demek Türkçe demektir" dir. Türk demek Türkçe demekse Türkçe konuşan herkes Türk kimliğinin o geniş yelpazesi altındadır demek ki. sonra der ben şuyum ben buyum diye. bence! ha bu afişteki yazıyı laz kökenli bir öğretmen arkadaş "laz oğlu laz olmasına rağmen ..." diye de değiştirebilir. ama! millî hasletlere dayandırırım hocam, orası benim sınıfım, benim sınıfımda ""Türk'çe"" öğrenilir konuşulur, düşünülür, yazılır, savunulur ...
ilginize teşekkür ederim ...
(bazı yazım hataları için kusura bakmayın üstünkörü kontrol ettim)"

Hocamın "ÖzTürkçe"yle kastetiği "Öz be öz Türkçe"ymiş meğer.
Gerisi "mavi ekran".
Cevapla



Düzenle

2 Ocak 2011 Pazar

Deli Şaban

İki hafta önce öğretmenlik yaptığım merkezin müdürünün davet ettiği bir düğündeyiz. Müdür Bey'in kardeşi evleniyor. Düğüne öle öle gidiyorum. Merkezden birkaç kişinin katılması lâzım düğüne. Davete icabet etmesi gereken talihlliler arasında ben de varım. Öyle bildiğimiz düğünlerden değil. Çalgı yok. Nikâh kıyılıyor, yemek yeniyor, takı merasimi başlıyor ve bitiyor düğün.

Yemekten sonra sigara içmek için dışarı çıkıyoruz öğretmen arkadaşlarla birlikte. Kapının önü dolu zaten. Ağırlıklı olarak gençler var, herkes sigara içiyor. Arkamdan bir öküsürk sesi duyuyorum. Ama nasıl bir öksürük. Yaşlı bir bünyeden çıktığı belli. Birazdan ciğerleri çıkacak. Köhür köhür eksürmekte. Ayıp olmasın diye dönüp bakamıyorum ama içim cız ediyor. Bir yandan da yaşlı bir adamın, erkeklerle birlikte sigara içen genç bir kadını hoş karşılamayacağını düşünüyorum. Birkaç saniyelik kararsızlıktan sonra, arkamı dönüp "geçmiş olsun" diyorum. Beyaz sakallı 70'inin üstünde bir adam var karşımda. Gülerek bakıyor yüzüme. "Kızım sana bir şey söyleyeyim mi?" diyor tatlılıkla. Hemen "Bak ben sigara içe içe bu hâle geldim, gençliğinize yazık" filan diyeceğini düşünüyorum. "Buyrum amcacığım" diyorum, duyacaklarımdan emin bir şekilde. "Sigara içen kızları askere almıyorlar, benden söylemesi." diyor. Gülüyorum, arkadaşlara dönüyorum tekrar. Biraz geçtikten sonra yerimizi değiştiriyoruz. Amcayla karşı karşıyayız artık. Bir bakıyorum, elinde sigara var. Şaşkınlıkla soruyorum "Sigara mı içiyorsunuz?" diye. Şaşırmamın sebebi öksürük. Öyle öksürürken insan sigara içmeye devam edebilir mi diye düşünüyorum. Arkadaşlardan biri "Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?" diye soruyor bana. Amca kendisini tanıtıyor. Bana "Bilmemneli Deli Şaban derler." Bir yer isminin sonuna "li" eki getiriyor. İlk duyduğumda anlamakta güçlük çekmiştim, hafızamdan gidiverdi sonra da. Amcanın konuşmasını anlamak zaten güç, alttaki dişleri yok. Ama çok seri ve bilgece konuşuyor. Amca kendini tanıtınca "çok memnun oldum" diyorum. "Sen memnun oldun ama ben olamadım" diyor aynı tatlılıkla. "Siz kimsiniz? Neler yapıyorsunuz? Anlatın da ben de memnun olayım." Herkes kısaca kendini tanıtıyor. Bir arkadaşım tarih, diğeri müzik öğretmeni. Herkese alanıyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Sonra musikînin şiirin en önemli öğesi olduğunu anlatmaya başlıyor. "Şiiri şiir yapan müziktir" diyor. "Bir kahramanlık şiirinde kelimeler birbiriyle kavga etmeli, kan akmalı o şiirden" diye ekliyor. Sonra şahane bir entenosyan ve ritimle bir şiir okumaya başlıyor. Veznini bilemeyeceğim ama dörtlükler halinde yazılmış, bolca eski kelimenin geçtiği, Yahya Kemal şiirlerini andıran bir şiir okuyor, hiç duraksamadan. Hayranlıkla dinliyorum. Ardından bir şiir daha. Kendi şiirleriymiş meğer. Bu arada gelen geçen laf atıyor Şaban Amca'ya. Hepsine muzipçe cevaplar veriyor. Hep birlikte gülüyoruz. 70'ini geçmiş ama kadınlara kur yapmayı bırakmamış daha. "Bana deli diyorlar ama deli adam karşısındaki kadından hoşlandı mı, ben sana âşık oldum diye çıkıvermeli karşısına. Ben yapamıyorum, deli olduğum kadar mert olsaydım.." Düğün bitmek üzere artık. İçeri girmeye yelteniyoruz. Elini öpmek için uzanıyorum. "Öpebilir miyim?" diye soruyorum. "Öpersin, ama beni öpenleri ben de öperim." diyor. Elimi bırakmadan kulağıma eğiliyor usulca. "Gülen yüzün hiç solmasın güzel kızım." diyor. Sonra dudaklarını yanaklarıma değdirerek iki tatlı öpücük konduruveriyor.

O düğünün hediyesi oldu bana Deli Şaban. Bizim diyarda adama boşuna deli demezler. Şaban Amca sonuna kadar hakediyor lakabını. Deliliği taç yapmış kendine, biz "normal"lere alaylı alaylı bakıyor.

18 Kasım 2010 Perşembe

53 Defa Ahmet Kaya

İlkokul dördüncü sınıfta “bursluluk sınavı” isimli bir sınava girmiştim. Mahiyetinden şimdi çok emin değilim ama kazanılması durumunda, devletin üç ayda bir öğrencilere harçlık mesabesinde para verdiği bir sınavdı. Hatta gereksizce hatırladığım bir şey daha var; ikamet ettiğim ilçede değil, şehirde, yengemin öğretmen olduğu, bahçesinde plastik panyalı potaların olduğu o okulda girmiştim sınava. Annem kapıda, muhtemelen sigara içerek beklemişti beni. O günler, amcamın bordo renkli bir ajandasını bulduğum, içinde yazılı her şeyi onun sandığım ve evet Ahmet Kaya dinlemeye başladığım günlerdi. Sır burada: Çok şey değişti ama Ahmet Kaya’nın sesi hep durdu arkada. Hayatım Ahmet Kaya şarkıları parantezine alınsa, “çok” değildir yani. Artık annem sınavlarda sigara içerek beni beklemiyor, ben kardeşimi bekliyorum, sigara içerek. Amcamı yıllardır görmedim, o defterde yazılı olanların ona ait olmadığını çoktan anladım. Panyalı basketbol potalarına da özenerek bakmıyorum mesela. Ama Ahmet Kaya’yı halen dinliyorum. Girdiğim o bursluluk sınavının sonucunda, “devlet”in bana verdiği ilk parayı gidip sınıf arkadaşım Halil’in kasetçi dükkânından, o zamana dek çıkmış 11 albümünün tamamını küçük bir karton içine koyarak aldığım ve günlerce, aylarca ezberleyerek dinlediğim o adamı, Ahmet Kaya’yı halen dinliyorum. Bunun adı “hayat parantezi” değilse nedir?

İlk edindiğim albümün “Resitaller 2” olduğundan çok uzun yıllar emindim. O albümü, aralardaki konuşmalar, alkışların gireceği yerler falan da dâhil olmak üzere ezbere bilirim zaten. Lakin yakın zamanda, nedense içime bir kurt düştü; o 11 albümü almazdan evvel “Resitaller 2”yi kendim edinmediğimi, sanırım amcamın kasetleri içinden bana geldiğini fark ettim. Bu bilgiyi, bu konunun muhatapları olan hiç kimse benim kadar ciddiye almamış olduğu için, kimseye doğrulatamadım ama halen “ilk göz ağrım” diyebileceğim albüm odur. Bile isteye yanlış hatırladığım bir şey daha var, Resitaller’den birinde “Bir halk müziği söyleyelim mi?” der, alkışlar girer, ardından “Odam Kireç Tutmuyor” der ve şarkıya girer. Vurguları hangi hecede yaptığına kadar her şey hafızamda kayıtlı olduğundan, ne zaman bir yerde “Odam Kireç Tutmuyor” dense, içimden onu Ahmet Kaya söyler yıllardır. O kadar çok şeyi yıllarca içimden ona söylettim ki, bazı zamanlarda şarkılarını dinlemekten imtina ettim bilerek. Biri mesela “zulüm” diyordu, içimde hemen onun entonasyonuyla tekrar ediyordum “zulum” diyerek. Zulüm kelimesini yanlış söylerdi Ahmet Kaya; noktasız telaffuz ederdi “zulum” şeklinde. Eşi Gülten Hanım’ın bu durumla ilgili “Ahmet’i taklit edenler, onun bazı kelimeleri yanlış söyleyişini de taklit ediyor ve bu durum komik oluyor.” minvalinde söylediklerini anımsıyorum. Aklıma “zulum” deyişi gelmişti, bir zaman söylemekten çok hoşlandığım bir tespitti de bu: Zulme bu denli muhatap olmuş bir adam, belki de bilinçdışı olarak kelimeyi reddediyordu. Şimdi çok parlak bulmuyorum bu tespiti ama bu defa da içimden Kürtçede de kelimenin “zilm” olduğunu geçiriyorum. Ve merak ediyorum: “Zilm”ı doğru telaffuz edecek miydi acaba?

O teypten daha evvel de söz ettim ama asıl şimdi söz etmeliyim. Anadolu Lisesi’ni kazanmamın hediyesi olarak, büyük, kara bir teyp almıştı bana annem. Büyük bahçeli evden, apartman dairesine taşındığımız yıldı ve nedense mutfakta duruyordu o kara teyp. Henüz bir “oda” olgusuna ailece yabancı olduğumuz zamanlar olmalı onlar; çünkü yıllarca üç aile bir arada, koca bir bahçenin içinde, üç ev olarak yaşamıştık. O teyp de, henüz benim odama girecek kadar benim olmamıştı muhtemelen ve bu yüzden de mutfakta duruyordu. Kartonunu özenle koruduğum ve her defasında kasetlerin çıkış tarihine göre dizdiğim [Ağlama Bebeğim – Acılara Tutunmak – An Gelir – Şafak Türküsü…] albümleri teybin yanına bırakır, okuldan döndüğümde o günlerde hangi albümü çok dinliyorsam onu takar ve gün içinde defalarca çevirerek dinlerdim. Doksanların ilk çeyreğiydi; gidenin bir daha dönmeme ihtimalinin çok sıradan olduğu, bazı eve dönüşlerin her seferinde nümayişle karşılandığı, hayatımızın seslerinden en belirleyicisinin kurşun sesi olduğu zamanlardı onlar. Ve biz, “Emniyet Sarayı”na çok yakın bir yere taşınmıştık, üstelik bahçeli ev de “Çarşı Karakolu”nun hemen arkasındaydı. Bir akşam, ben gene mutfakta ama bu sefer ışıklar kapalı halde “Sevgi Duvarı”nı dinlerken büyük bir gürültüyle sarsıldık. Annem odadan bana, mutfağa koştu ve hemen evin en güvenli yeri olduğunu düşündüğümüz yüklüğün önünde beklemeye başladık gene. Sesler giderek şiddetleniyordu, kurşun seslerini ayırt edecek duruma gelmiştik tecrübelerimizden zaten de, bu seferki başkaydı, daha büyük sesler geliyordu. Bilen bilir, çatışma çıktığı anda, o şehirdeki bütün sesler kesiliverir ve o zaman anlarsın aslında başka başka sesleri duyuyor olduğunu. Mesela yan dairedeki televizyonun sesi kesiliverir, sokaktaki arabanın kornası çalmaz olur ve mümkünse bir yerlerde kontağı kapatmıştır zaten şoförü, hayvanlar aniden susar, bütün her yer nefes alıp vermelerden mürekkep kısık bir ses dönüşür adeta ve sadece kurşun sesini dinlersin. İşte o sessizliğin içinde, yüklüğün önünde bekleşiyorken “Doruklara Sevdalandım” diyen adamın sesidir Ahmet Kaya. İşte o sessizlikte “Eylül’de İsyan Gibi” demiş adamın sesidir. İşte o an, aceleyle kapatılamamış kara teypten, sesi kurşun seslerine karışan adamdır Ahmet Kaya. Annem bana kızıyordur: “Oğlum Ahmet Kaya yüzünden başımıza bela açacaksın.” Yüklüğün önünde o söylediği şeyin korkusunu yıllarca taşıdı annem. Anneler belki de bu yüzden biraz kızarlar Ahmet Kaya’ya. Çocuklarının “zulum” karşısında, “bela”dan korkmadan durmalarının “ilk sesi” olduğu için.

Dünya gözüyle Ahmet Kaya’yı görmedim ben. Teyp, televizyon, hoparlör vs. gibi bir aracı olmadan sesini hiç duymadım. Onu gören, dinleyen, duyan, konuşan, sohbet eden insanları yıllarca kıskandım. Amcamlar 93’te İstanbul’a “taşınmıştı” ve o günlerde Ahmet Kaya’yı birlikte dinlediğimiz amcamın oğlu Harbiye’de, Açık Hava’da konserine gitmişti. Yazın yan görüştüğümüzde, konserin nasıl olduğunu anlatmıştı uzun uzun. Ben bir yandan onu boğmak istiyordum, bir yandan da “En azından o dinleyebildi” diye düşünüyordum. O günlerdeki sıra arkadaşım Abdulhalim de bana “Konuşman da giderek Ahmet Kaya’nınkine benzedi.” dediği için, onu en yakın arkadaşım ilan etmiştim kendime. “Ahmet Abi’nin Vapuru”nun Kanal D’de yayımlandığı günlerdi aynı zamanda o günler. Bir gün okul servisinde gene bir Ahmet Kaya kasetini insanlara zorla dinletiyorken, bir sınıf arkadaşım “Ben Alihan’ı seviyorum.” demişti. Âşık olup Alihan’dan “Sevda Mevsimi” dinleyenlerle, hem devrimci hem âşık olup Ahmet Kaya’dan “Sabır Kalmadı” dinleyenlerin yan yana olduğu bir sınıfın öğrencileriydik. Ben “Sevda Mevsimi”ne burun kıvırmıştım gene ve sormuştu o arkadaşım: “E sen nasıl şarkılar seviyorsun?” Cevabı çok aramamıştım, şimdi hatırlarken gülünç geliyor ama o zaman başıma “bela” olmuştu: “Dağlara yazılan şarkıları”. Çünkü “Şarkılarım Dağlara” çalıyordu hayatımın fonunda. Birkaç gün sonra müzik dersinde, arkadaşlardan birinin icra ettiği “Sevda Mevsimi”ne gene burun kıvırmışken, o arkadaşım gayet iyi niyetle, sonradan televizyondaki saçma müzik yarışmalarından birinde göreceğim ve o günlerde okul korosunu “10 Kasım’da Atatürk Şarkıları”na hazırlayan müzik öğretmenine beni kastederek, “O dağlara yazılan şarkıları seviyormuş hocam.” deyivermişti. Karakola götürülmediysem sebebi babamın, beni suçlayan insanlarla aynı meslekten oluşuydu. Ama gene de “Bir öğretmen çocuğuna hiç yakıştıramamışlardı” o söyleneni ve ben birkaç gün okula gitmeyerek Ahmet Kaya dinlemiştim. Eski Kurtuluşçu babam da Ahmet Kaya dinlememe kızmaya başlamıştı artık ve o ses benim hayatımda çalmaya devam etmişti. Babamla yaşıt o adamın 43 yaşında bu dünyadan göçmesine sebep olan herkeste ahım var. O ah ömür boyu boğazlarını sıksın. Ben ve bana benzeyenlerin öfkesinden kaçacak delik arayamasınlar. Biz, dağlara söylenen şarkıları dinleyerek büyüdük çünkü. “Bunu bilsin insanlar”.

Bu yazdığım şeyi yazmayı ben yıllardır düşünüyorum. Ne kadar yazsam, ne kadar anlatsam “Oldu” diye düşünmeyeceğim, bir kez daha anladım. Yazının başına oturamayaşımın iki sebebinden biri buydu zaten, ne anlatırsam zaten olmayacak duygusu. İkincisi daha teknik bir sebepmiş, bu defa anladım; yazıya oturmadan evvel Ahmet Kaya şarkıları dinliyordum ve olmuyordu. “Sabır Kalmadı” çalıyorken, ben ne yazabilirim ki? Bu defa dinlemedim ve yazabildim. Sesiyle, “Ekin idim oldum harman/ Savursunlar yele beni” deyişiyle hempam olan Sümeyra’nın adını anmalıyım. Aynı Sümeyra “Derdim küçük amma derdim ziyade” de diyor çünkü günlerdir bu odada.

“Metris” nereye düşer bilmiyorken, Metris için söylediği şarkıları dinlediğimiz Ahmet Kaya yaşasa birkaç gün evvel babamla hâlâ aynı yaşta olacaktı. Ben okuldan döndüğüm bir öğle arası, marketin televizyonundan ölüm haberini almamış olacaktım. Şivan Perwer onun mezarının başında o şarkıyı söylememiş olacaktı. O “Şarkılarım Dağlara” derken bizi de dağlara şarkı söylemeye çağıran sesi halen şarkı söylüyor olacaktı. Ben belki onun bir konserine girmek için sıra bekleyecektim yaşasa babamla halen aynı yaşta olacak Ahmet Kaya. Belki bir konserinde slogan atacaktım, belki bir rakı masasında ona ortaokulda onun şarkıları yüzünden başımın belaya girdiğini anlatacaktım. Öfkemizin güzel sebebi olan Ahmet Kaya şimdi 53 yaşında. Biz “zulum”un değil, mazlumun da 53 yıl yaşayabildiğini biliyoruz. Mazlumun öfkesinin de. O daha çok 53 görecek. Bizim öfkemiz de. Ahmet Kaya şimdi 53 yaşında.

Biz, onun bizi düşürdüğü bir aşkın narında yanıyoruz halen.